Fanustan Çıkınca

Güncelleme tarihi: 8 Eyl
Bugün Kobay'ı düşünürken aniden aklıma üşüşen bir soru yağmurunun altında kaldım. Ana
soru şuydu: Neden kurumsallaşmadan kaçıp kurumsal görünmeye çalışıyoruz? Kurumsallığın ruhumuzu emip bizi içi boş bir hediye paketine dönüştüren samimiyetsiz bir mekanizma olduğunu anlamışken, neden kendi bağımsız işimizi bu mekanizmanın estetik kodlarıyla sunmaya çalışıyoruz?

Hayatta kalabilmek ile talep görecek bir şey üretmenin bağlantısı elbette ortada. Peki ya imaj yaratma çabası? Yani "yaratıcılığım şöyle bir kenarda beklesin ama benim imajım potansiyel müşterilerime şöyle yansısın" demek. O noktada kendi bağımsız işimizi kurmak için çıktığımız yoldan biraz fazla uzaklaşıp misyonumuzu kaybediyor olabilir miyiz? Bu sayede de kurumsalın kısır döngüsünü besleyip yine onun içinde kayboluyor olabilir miyiz?
"Özgünlük denizine atlarken neden yine bir fanusa giriyoruz?"
Şöyle bir gözümüzde canlandıralım. Bir Instagram sayfasını alıyoruz ve onunla görsel bir imaj/algı yaratmaya çalışıyoruz. Bu görsel imaj profesyonel görünsün ki ciddiye alınıyoruz. Profesyonel görünmek için de belli bir düzen ve tek tipli bir görsel uyum oluşturuyoruz. Bu düzeni bozan aykırı veya uyumsuz bir görsel ise kurduğumuz algının sürekliliğini bozup, bütün bu görsel hipnozu bir anda kırmasın.
İnsanoğlu, aykırılığı ve belirsizliği genellikle yalnızlıkla eşleştirir. Çünkü aykırı ve belirsiz olanın yolu yalnızlığa çıkar. Belki de bu algı, bilinç dışının estetik algısını, tek tip bir görsel nizamı daha güvenli olarak algılayacak şekilde düzenler. Güven veren ise güvende hissettirir. Ve belki de insanın yaşayış şekli ve tercihleri ile estetik algısı/tercihleri arasında paralellik vardır.
“Ben büyük şirketler gibi ruhsuzca üretmek istemiyorum; kendi nesnemi, kendi baskımı, kendi işlerimi üreteceğim.” manifestosuyla yola çıkıyoruz. Sonra bunu insanlara göstermek için logo yapıyor, marka kılavuzu hazırlıyor, tipografi belirliyor, renk paleti oluşturuyor, Instagram gridini düzenliyor, ambalaj tasarlıyoruz. Yani kuruma karşı bireyselliğimizi ilan etmek için bir başka küçük kurum kuruyoruz. Bu, neredeyse kaçınılmaz bir paradoks.
Düzenli tipografi, tutarlı renkler, temiz logo, aynı ölçülerde görseller.. Bunların hiçbirini tek başına "iyi" olduğu için kullanmıyoruz. Bunları müşterinin/izleyicinin bilinç dışına ulaşıp onlarda "bunlar ne yaptığını biliyor" algısı ve güven yaratmak için kullanıyoruz. Bunun bedeli ne? Kendimizi ve misyonumuzu yarı yolda bırakıp karakterimizi ve özgünlüğümüzü kaybetmek.
Bu döngünün arkasında yine insanın bilinç dışı gizli. Hem de iki taraflı. Bir tarafta görseli seçen müşteri, diğer tarafta o görsel dili üreten ve satan üretici var. Aslında iki taraf da aynı görsel kodların içinde hareket ediyor. Üretici, neyin güven verdiğini biliyor; çünkü kendisi de aynı şeylere güveniyor. Müşteri de neye güveneceğini, çoğu zaman farkında olmadan, aynı kodlar üzerinden belirliyor. Çünkü hepimiz aynı görsel kültürün içinde yetişiyor ve benzer şeyleri güvenle ilişkilendiriyoruz: düzen, uyum, tek tiplilik, belirginlik, akıcılık, benzerlik vb.
Dolayısıyla mesele yalnızca müşterinin ne istediği değil. Üreten de tüketen de aynı bilinçdışı mekanizmanın parçası. Birbirimizi beslerken aslında aynı görsel düzeni yeniden üretiyoruz.
Hal böyle iken üretici kimliğimize geçiş yaptığımızda, kurumsal görünmekten kaçınmak aynada kendimize bakmaktan kaçınırken aynı zamanda kendimizi görmeye çalışmak gibi. Önce korku döngüsünü kırmak için aynayı da kırmak gerekli. Yani güven algımızı yeniden inşa etmek. Böylece yeni bir ihtimal belirebilir ufukta: hem güvenilir hem kurumsal olmayanın bir araya gelmesi ve birlikte çalışması.
Kobay'ı düşündüğümde bizim açımızdan ana problemin kurumsal kimlik kullanmaktan ziyade, içselleştirmenin mümkün olmadığı başkasının güven üretme yöntemlerini ödünç almak olduğunu farkediyorum. Bu da sanatta özgünlük iddiamızı en başta çökertiyor. Kendimiz özgün olamadan sanatımız özgün olabilir mi?
Sisteme karşı üretim yaparken sistemin estetik kodlarıyla kendimizi sunmak, aynı zamanda içeriği bağımsız oldurmaya çalışırken, biçimin kurumsallaştığı bir görüntü sunmamıza da neden oluyor. Belki de bunu tersine çevirip biçimin bireysel, davranışın tutarlı olduğu bir oluşum da izleyicide karşılık bulabilir.
Örneğin kusursuzluk yerine iz, aynılık yerine akrabalık, tek tip yerine ritim, marka rengi yerine malzemenin kendi rengi, steril ürün fotoğrafı yerine nesnenin kullanım ve gerçek üretim koşulları, üretimimizi kendi özgün estetik kodlarımız ile sunmamızın yolu olabilir.
"Biz profesyoneliz" demek yerine işin kendisinin güven vermesi ile amatörleşmiş olmaz, kurumsallığın güven üretme mekanizmasını reddedip güveni başka yerden üretmiş oluruz.
Bu yazının sonuna gelirken başka bir soru beliriyor zihnimde: "Yaratıcılık ve kontrol etmek"; bu iki sözcük birbiriyle bağdaştırılabilir mi yoksa adeta birbiriyle uyumsuz iki renk gibiler mi?